ÖLÜM SONRASI HAYAT

 

Ahirete iman

        İmân edilmesi lâzım olan altı şeyden beşincisi (Âhiret gününe inanmakdır). Bu zemânın başlangıcı, insanın öldüğü gündür. Kıyâmetin sonuna kadardır. Son gün denilmesi, arkasından gece gelmediği veyâ dünyâdan sonra geldiği içindir. Hadîs-i şerîfde bildirilen bu gün, bildiğimiz gece gündüz demek değildir. Bir vakt, bir zemân demekdir. Kıyâmetin ne zemân kopacağı bildirilmedi, zemânını kimse anlıyamadı. Fakat, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, birçok alâmetlerini ve başlangıçlarını haber verdi:Hazret-i Mehdî gelecek, Îsâ aleyhisselâm gökden Şâma inecek, Deccal çıkacak. Ye’cüc me’cüc denilen kimseler heryeri karışdıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük zelzeleler olacak. Din bilgileri unutulacak. Fısk, kötülük çoğalacak. Dinsiz, ahlâksız, nâmûssuz kimseler Emîr olacak, Allahü teâlânın emrleri yapdırılmıyacak. Harâmlar her yerde işlenecek, Yemenden bir ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak. Denizler birbirine karışacak ve kaynayıp kuruyacakdır.

Günâh işleri yapan müslimânlara (Fâsık) denir. Fâsıklara ve bütün kâfirlere kabrde azâb vardır. Bunlara elbette inanmak lâzımdır. Mevtâ kabre konunca, bilinmiyen bir hayât ile dirilecek, râhat veyâ azâb görecekdir. Münker ve Nekir adındaki iki meleğin, bilinmiyen korkunç insan şeklinde mezâra gelip süâl soracaklarını hadîs-i şerîfler açıkça bildirmekdedir. Kabr süâli, ba’zı âlimlere göre, ba’zı akâidden olacak, ba’zılarına göre ise, bütün akâidden olacakdır. [Bunun için, çocuklarımıza (Rabbin kim?Dînin hangi dindir?Kimin ümmetindensin?Kitâbın nedir?Kıblen neresidir?İ’tikâdda ve amelde mezhebin nedir?)süâllerinin cevâblarını öğretmeliyiz! Ehl-i sünnet olmıyanın doğru cevâb veremiyceği (Tezkire-i Kurtubî)de yazılıdır.] [Tezkirenin müellifi Muhammed Kurtubî mâlikî, 671 [m. 1272] de vefât etdi.] Güzel cevâb verenlerin kabri genişliyecek, buraya Cennetden bir pencere açılacakdır. Sabâh ve akşam, Cennetdeki yerlerini görüp, melekler tarafından iyilikler yapılacak, müjdeler verilecekdir. İyi cevâb veremezse, demir tokmaklarla öyle vurulacak ki, bağırmasını, insandan ve cinden başka her mahlûk işitecekdir.Kabr o kadar daralır ki, kemiklerini birbirine geçirecek gibi sıkar. Cehennemden bir pencere açılır. Sabâh ve akşam Cehennemdeki yerini görüp, mezârda, mahşere kadar, acı azâblar çeker.

Öldükden sonra, yine dirilmeğe inanmak lâzımdır. Kemikler, etler çürüyüp toprak ve gaz oldukdan sonra, hepsi yine bir araya gelecek, rûhlar bedenlerine girip, herkes mezârdan kalkacakdır. Bunun için, bu zemâna, (Kıyâmet günü) denir. [Bitkiler havadan karbon dioksid gazını ve toprakdan su ile tuzları, ya’nî toprak maddelerini alıp, bunları birleşdiriyorlar. Böylece, organik cismleri ve a’zâmızın yapı taşlarını meydâna getiriyorlar.Senelerle uzun süren bir kimyâ reaksiyonunun, (katalizör) kullanarak, sâniyeden az bir zemânda hemen oluverdiği, bugün bilinmekdedir. İşte bunun gibi, Allahü teâlâ, mezârda, su, karbon dioksid ve toprak maddelerini birleşdirerek organik maddeleri ve canlı uzvları bir anda yaratacakdır. Böyle dirileceğimizi, Muhbir-i sâdık haber veriyor. Fen ilmleri de, bunun dünyâda zâten yapılmakda olduğunu gösteriyor].

Bütün canlılar, (Mahşer) yerinde toplanacak. Her insanın amel defterleri uçarak sâhibine gelecekdir. Bunları, yerleri, gökleri, zerreleri, yıldızları yaratan, sonsuz kudret sâhibi olan Allahü teâlâ yapacakdır. Bunların olacağını, Allahü teâlânın Resûlü “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” haber vermişdir. Onun söyledikleri elbette doğrudur. Elbette hepsi olacakdır.

Sâlihlerin, iyilerin defteri sağ tarafından, fâsıkların, kötülerin arka veyâ sol tarafından verilecekdir. İyi ve kötü, büyük ve küçük, gizli ve meydânda yapılmış olan her şey defterde yazılı bulunacakdır. (Kirâmen kâtibîn) meleklerinin bilmediği işler bile, a’zânın haber vermesi ile veyâ Allahü teâlânın bildirmesi ile ortaya çıkarılacak, herşeyden süâl ve hesâb olunacakdır.Mahşerde, Allahü teâlânın dilediği her gizli şey meydâna çıkacakdır.Meleklere, yerlerde, göklerde neler yapdınız?Peygamberlere “salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühü aleyhim ecma’în”, Allahü teâlânın hükmlerini Onun kullarına nasıl bildirdiniz?Herkese de,Peygamberlere nasıl uydunuz, sizlere bildirilen vazîfeleri nasıl yapdınız?Birbiriniz arasında bulunan hakları nasıl gözetdiniz diye sorulacakdır. Mahşerde, îmânı olup, ameli ve ahlâkı güzel olanlara mükâfât ve ihsânlar olacak, kötü huylu, bozuk amelli olanlara ağır cezâlar verilecekdir.

Allahü teâlâ, dilediği mü’minlerin büyük ve küçük bütün günâhlarını, fadlı ile, ihsânı ile afv edecekdir. Şirkden, küfrden başka, her günâhı, dilerse afv edecek, dilerse, adâleti ile küçük günâhlar için de azâb edecekdir.Müşrik ve kâfir olarak öleni hiç afv etmiyeceğini bildirmekdedir. Kitâblı ve kitâbsız kâfirler, ya’nî Muhammed aleyhisselâmın, bütün insanlara Peygamber olduğuna inanmıyan, Onun bildirdiği ahkâmdan, ya’nî emr ve yasaklardan birisini bile beğenmiyenler, bu hâlde ölürlerse, elbette Cehenneme sokulacak, sonsuz azâb çekeceklerdir.

Kıyâmet günü, amelleri, işleri ölçmek için, bilmediğimiz bir (Mîzân), bir ölçü âleti, bir terâzî vardır. Yer ve gök bir gözüne sığar. Sevâb gözü, parlak olup, Arşın sağında Cennet tarafındadır. Günâh tarafı, karanlık olup, Arşın solunda, Cehennem tarafındadır.Dünyâda yapılan işler, sözler, düşünceler, bakışlar, orada şekl alarak, iyilikler parlak, kötülükler karanlık ve iğrenç görünüp, bu terâzîde dartılacakdır. Bu terâzî, dünyâ terâzîlerine benzemez. Ağır tarafı yukarı kalkar. Hafîf tarafı aşağı iner, denildi. Âlimlerin “rahime-hümullahü teâlâ” bir kısmına göre, çeşidli terâzîler olacakdır. Birçoğu da, terâzîlerin kaç dâne ve nasıl oldukları dinde açık bildirilmedi. Bunları düşünmemelidir, dedi. (Sırât köprüsü) vardır. Sırât köprüsü, Allahü teâlânın emri ile, Cehennemin üstünde kurulacakdır. Herkese, bu köprüden geçmesi emr olunacakdır. O gün, bütün Peygamberler (yâ Rabbî! Selâmet ver!) diye yalvaracaklardır. Cennetlik olanlar köprüden kolayca geçerek, Cennete gideceklerdir. Bunlardan ba’zısı şimşek gibi, ba’zısı rüzgâr gibi, ba’zısı koşan at gibi geçecekdir.Sırât köprüsü kıldan ince, kılıncdan keskindir. Dünyâda islâmiyyete uymak da, böyledir. İslâmiyyete tâm uymağa uğraşmak, Sırât köprüsünden geçmek gibidir. Burada, nefs ile mücâdele güçlüğüne katlananlar, orada Sırâtı kolay ve râhat geçecekdir. İslâmiyyete uymıyan, nefslerine düşkün olanlar, Sırâtı güç geçecekdir. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ, islâmiyyetin gösterdiği doğru yola (Sırât-ı müstakîm) adını verdi. Bu ism benzerliği de, islâmiyyet yolunda bulunmanın, Sırât köprüsünü geçmek gibi olduğunu göstermekdedir. Cehennemlik olanlar,Sırâtdan geçemeyip, Cehenneme düşeceklerdir.

Peygamberimiz Muhammed Mustafâya “sallallahü aleyhi ve sellem” mahsûs olan (Kevser havuzu) vardır. Büyüklüğü, bir aylık yol gibidir.Suyu sütden dahâ beyâz, kokusu miskden dahâ güzeldir. Etrâfındaki kadehler, yıldızlardan dahâ çokdur. Bir içen, Cehennemde olsa bile, bir dahâ susamaz. (Şefâ’at) hakdır. Tevbesiz ölen mü’minlerin küçük ve büyük günâhlarının afv edilmesi için, Peygamberler, Velîler, Sâlihler ve Melekler ve Allahü teâlânın izn verdiği kimseler, şefâ’at edecek ve kabûl edilecekdir. [Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ümmetimden büyük günâh işleyenlere şefâ’at edeceğim) buyurmuşdur.] Mahşerde, şefâ’at beş türlüdür:

Birincisi, kıyâmet günü, mahşer yerinde kalabalıkdan, çok uzun beklemekden usanan günâhkârlar, feryâd ederek, hesâbın bir ân önce yapılmasını isteyeceklerdir. Bunun için şefâ’at olunacakdır.

İkincisi, süâlin ve hesâbın kolay ve çabuk olması için, şefâ’at edilecekdir.

Üçüncüsü, günâhı olan mü’minlerin, Sırâtdan Cehenneme düşmemeleri, Cehennem azâbından korunmaları için şefâ’at olunacakdır.

Dördüncüsü, günâhı çok olan mü’minleri Cehennemden çıkarmak için şefâ’at olunacakdır.

Beşincisi, Cennetde sayısız ni’metler olacak ve sonsuz kalınacak ise de, sekiz derecesi vardır. Herkesin derecesi, makâmı, îmânının ve amellerinin mikdârınca olacakdır. Cennetdekilerin derecelerinin yükselmeleri için de şefâ’at olunacakdır. Cennet ve Cehennem şimdi vardır. Cennet, yedi kat göklerin üstündedir. Cehennem, herşeyin altındadır. Sekiz Cennet, yedi Cehennem vardır. Cennet, yer küresinden ve güneşden ve göklerden dahâ büyükdür. Cehennem de güneşden büyükdür.

 

Ölüm ve Ötesi

Ölümü ve ötesini merak etmeyenimiz yoktur. O, kimsenin tadıpta anlatmadığı ama seçkinlerin görüp te anlattığı bir şeydir. Biz o yolda ölmeden önce, öldükten sonra göreceklerimize Kuran ve Sünnet ışığında ölmeden nefsini öldürenlerin rehberliğinde bakacağız Hemen hemen ruhun bedenden ayrıldıktan sonra uğradığı her durağa uğrayacak ibret almaya, ibretle bakmaya çalışacağız, ahirete bir gidip gelseydim beni bekleyen her şeyi hem cennette, hem de cehennemde bir tadıp gelseydim nasıl olurdum nasıl yaşardım, haramlarla arama ne kadar mesafe koyardım, kökleşmiş günahlarımın kökünü kazımak için ne yapardım, karanlık geçen gecelerime, boş geçen saatlerime, kaçırdığım namazlarıma nasıl nedamet ederdim, daha çoğaltmamız mümkün olan bu nasıllara hayali yoculuğumuzla cevaplar arayacak. Kuran ve hadisdeki naslarla yola çıkacak, ölüm anına, ruhun bedenden ayrılışına bakacağız. Sonra ruhun peşini bırakmayacak, tekrar ceset elbisesini giyipte gideceği son noktaya kadar takip etmeye çalışacağız. Bu arada kabrin karanlığına Kuran sünnet ışığı yakacak aynı ışık altında münker-nekirin sorduklarına kulak verecek, sorguya çekilenle birlikte terleceğiz. Ama belki korku bizi inkara itecek, bu ölmüş çürümüş kemikleri kim diritecek diyeceğiz? Bu tünele gireceğiz. Yani ölüm, ruh, sur, kıyamet, kabir, sorgu, haşr (tekrar diriliş), berzah alemi, mahşer, mizan (terazi), hesap, sırat, şefaat, cennet ve hafizan Allah ebedi cehennem koridoruna gireceğiz. koridorun her karışını duygularımızla yaşarken, şeytanın ve nefsinde fısıltılarına kulak verecek, onlardan gelebilecek her türlü şüpheye, elimizde Kuran ve sünnet olduktan sonra bir değil binlerce gelsin bir şey ifade etmez diyecek akıl ve duygu bir yüklü hayili seyahatimize devam edeceğiz. Bu seyahatimizde belki bazen haddimizi aşacak büyüklerimizin hoşgörülerinden cesaret alıp, onlara arkadaş olmaya, onlar gibi duyup, hissetmeye, eğer olursa, kendimizden geçmeye, cesedin karanlık koridorlarında değil de, ruhun aydınlık zirvelerinde dolaşmaya, her zaman olduğu gibi ona tevekkül edip ulaşmaya çalışacağız..

İşte böyle bir seyahate doğru ilk adımlar

Bu ilk dersde seyahatimiz hakkında yola çıkmadan kısa bilgiler vereceğiz. Nerelere uğrayacak, hangi manzaraları göreceğiz onlar hakkında kısa bir bilgi veya uygun bir tabir olursa yol haritası....

"Her canlı ölümü tadacaktır..." (A. İmran 185) mecburi istikameti gereğince, hareketimiz ölüm istasyonundan başlayacaktır. İstasyona giderken başka levhalarda görüyoruz. "Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!.." (Nisa 78) Evet kaçışı olmayan mecburi istikamet. Fakat ilginç birdurum var herkes trende aynı rahatlıkta gidemiyorlar. Hatta parası az olduğu için, daha doğru bir ifade ile verilen parayı iyi kullanmadığı için çok perişan olanlar var. Hiç ayrılmayacağım düşüncesiyle ruhu cesedine öyle bağlanmışlar varki. ipeğin çalılardan ayrılışı gibi ayrılıyor. ve ayrıldıktan sonra beş para etmez bez parçası muamelesi görüyor. Diğer yolcuların ruhlarına bakıyoruz. yer den ayrılmak isteyen lastik topun misali ne zaman yerçekiminden kurtulacağım dercesine zevkden yerinde duramıyor. Ölüm iman sayesinde hayattan daha lezzetli hale geliyor. O kadar lezzetli ki, çok zaman şehadet mertebesinde her zaman beklenir hale bile gelebiliyor.

"Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında:..." Azrail onun ruhunu kucağına aldığında, daha yolun başında öyle manzaralar görecek ki; "Rabbim! der, beni geri gönder;" (Mü'minun 99) Evet Ölüm istasyonudan haraket edince ikinci menzil kabir...

Kimi için çok korkunç olan, kimine görede herşeyden tatlı olan, mümine ayrı kafire ayrı olan yine kafire akrep, çıyan ve yılanlar la dolu bir kuyu olan, mümin içinde cennetin bekleme salonu gibi manzaralarla süslü bu kabir istanyonundan ayrılırken hesabın yani ön soruşturmanın nasıl zor ve kolay alındığınada tanık olacağız. Burada Hz Ömeri hatırlayacak ve ölümünden bir müddet sonra rüyasında Hz. Abbas'la yaptığı konuşmaya kulak vereceğiz. Rüyada Hz Abbas, Hz Ömer'e soruyor; " Ya Ömer nerede kaldın? Sana olan özlemimi seni rüya penceresinden görerek gidermek istiyordum, fakat o da ancak 6 ay sonra nasip oldu " uzun zaman göremedim dediğinde; Hz Ömer'in cevabı kabir ahvalinin okunmakla, düşünmekle hatta yaşanmakla değil, ancak geçilmekle anlaşılabileceğini vurgular mahiyette" 6 ayda hesabımı ancak verdim, kabir beni çok sıktı Ya Abbas "demisinde ancak anlamaya çalışıyoruz. Onu bile sıkan kabir beni ne yapar? Benim gibileri, canım gibi sevdiğim insanları, dostları ne yapar? Ey Ömerin geçeceği yerden Ömer olmadan geçecekler, başınıza bu sıkıntılar gelmeden, orada sıkılmadan burada kendiniz Ömer olmak için sıkın sıkın ki, sıkılmayasınız. Hem kabirde hem de Rabbin karşısında ......

Şu ayete iyi kulak ver

"Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!" (Hicr 99) Hemde öyle bir kulluk etki, sıkılmayacağın bir kulluk olsun. Eğer kabir bu güne göre bir yarınsa " herkes, yarına ne hazırladığına baksın. ..." (Haşr 18) diyen Kuran bizi bu günden yarıne düşünmeye teşvik ediyor. Gelmeyeceğini zannettiği yarın; yani ölüm ve arkası "ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!demesinden önce,(iş işten geçtikten sonra anlamadan önce ) Herhangi birinize, size verdiğimiz rızıktan harcayın."(Münafikun 10) Kuran bu ayette rızık keimesini takyitsiz ( belli bir rızka işaret etmeyip her verileni içine alacak şekilde.) vererek verilen her şeyin onun yolunda verilebileceğine işaret ve teşvik ediyor.

Haşrin ibretli tablosu

Haşirden bir manzarada " Allah'ın onları, sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını zanneder vaziyette yeniden diriltip toplayacağı gün...." (Yunus 45)Evet bitmeyen günlerin başlangıcı olan haşir sabahında uyandıkları vakit, bitmeyeceğini zannettikleri dün onlar bir saat gibi geliyor.

Müminlere nasıl yaşamışlarsa ona uygun bir muamele

Peki ya o cennete girecek insanlar nasıldır. Özellikleri nelerdir ve kimlerdir. " (Onlar,) meleklerin, "Size selam olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir. (Nahl 32)

Dünyada yaptığı kulluğun sonucunda, haşrin sabahında "Ey huzura kavuşmuş insan! (nidasıyla uyanan insan) Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir! (Fecr 27-30) Ne büyük bir sadet!

Bir de kafirlerin halini görsen

Kur'an Allah'a karşı yalan uyduranların sonunuda şu ayetler le tablolaştırıyor. "....O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: "Haydi canlarınızı kurtarın!.. " (Enam 93) diyecekler ama bunu derken melekler değişik bir azap cinsi olan istihza (alaya alma) ile "Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve "Tadın yakıcı cehennem azabını" (diyerek) o kafirlerin canlarını alırken onları bir görseydin! " (Enfal 50) Ah bir görseydim, görseydim de sırtına vurulanlardan bir de ben olmasaydım.

Ahiret hayatının varlığını zorunlu yapan sebepler.

1) Mahlukat gayesiz, başı boş mu yaratıldı?

Kainatta gayesiz hiç bir şey yoktur. Gayesini anlayamadığımız veya o an için göremediğimiz ve haklarında araştırma isteyen konularda hemen anlayamamamızdan dolayı "gayesiz ve boştur" demek ilim ve hakikatle ters düşer. Bir bilgisayarın veya elektronik başka bir şeyin içini açıpta baktığımızda bilgisayarın içine konuş sebebini anlayamadığımız parçalar için bunlar boşuna konmuş demek, kendi cehaletimizi gösterir. Bir şeye yoktur, veya o şey boştur, gayesizdir demekte yine bilmeyi gerektirir. Yani inkar için bile bilmeye ihtiyaç vardır.

Ayakkabı bağının ucundaki demir, yakamızdaki toplu iğne bile bir gaye için bir amaç için varlarsa, insan gibi eşref-i mahlukat (en şerefli varlık) olan bir halifeyi, Allah'ın vekilini gayesiz düşünmek, böyle bir düşünmeden öte gayesizmiş gibi yaşamak, insana ve insanın sanatkarına yapılacak en büyük saygısızlıktır. Eve alınan son derece değerli antik bir halıyı girişte kapıya paspas yapmak, nasıl mantıklı değil ve aptalca bir davranışsa insan gibi yüksek gayeler için yaratılmış bir varlığı dünyanın fani işleri arkasında baki alemi unutturarak koşturmak ondan daha fazla divaneliktir ve insanın kendi şahsına yapacağı en büyük saygısızlıktır. Saygın bir insanın büyük bir toplantıda, ağzında emzikle dolaşması nasıl onun değerini, konukların gözünde düşürür, aynen öylede, şu dünyada halife pozisyonu verilen insan yaradılış maksatlarının dışına çıktığında, dünya toplantı salonunda bulunan ilahi kameralar vasıtası ile her şeyi kaydediliyor. Yani onu melekler, ruhaniler, ve en önemlisi her şeyi yaratan her an izliyor. İzleyicisi bunların olduğu bir toplantı salonunda kötü işler yapıpta ebedi hayatta maskara olmaktan daha acı bir şey var mı acaba?

Bu manalara işaret eden bir kaç ayetin mealine bakalım:

"23.115. Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" Böyle sandı iseniz çok aldandınız. Birinlerini saygısızlık

yapmanın kötü olduğun anlayıp, Allah'a karşı kulluk yapmama saygızlığının hesabı olacağını düşünmediniz ise cidden aldandınız.

İnsanın müşterisi kimdir? Veya kim olmalıdır?

-Tanıdığınız bir bahçıvan düşünün, bir yıl boyunca özene bezene büyüttüğü çiçeklerini, sebzelerini bir arabaya yüklese ve yola çıksa yolda siz ona rastlayıp sorsanız "bunları nereye götürüyorsun?" O da dese; "bunları şu yakındaki çöplüğe götürüyorum?" her halde şaşırıp kalırsınız.

-Bir sarraf atölyesi ve dükkanı olan kuyumcu tanıdığınız olsa, binbir emekle bulduğu, sonra topraktan çıkardığı, sabırla işlediği, uzun zaman göz nuru döktüğü sonra kalitesine göre altın, gümüş, bronz, demir ve teneke diye ayırdığı madenlerini bir arabaya koysa ve yine sen ona yolda rastlasan "bunları nereye götürüyorsun" desen ve baçıvandan aldığın cevabın aynısını alsan her halde daha çok şaşırırsın. Narin bir gülün, değerli bir madenin yeri değerine uygun olmalı, layık oldukları mekanlarda sergilenmeli değerlerini veren alıcılara gitmeli. Kendi değerine denk bir değerle değişilmeli. Veya düşük bir karşılığa verilmemeli. Bu misale başka bir noktadan daha yaklaşıp misalin hakikatine geçelim. Bu güller ve değerli madenlerin bırakın çöpe atılmasını, değerinden az bir karşılığa satılması bile onların değerine saygısızlıktır. Bin gulden değerinde olan bir madeni binbeşyüz gülden veren varken beş gülden vereceğini hatta sonra onu geri alacağını ima eden birine satmak ne derece divanelik olur heralde herkes anlar.

Şimdi İnsana bakalım, önce bir değer biçelim sonra da satışa çıkartalım.

Bu noktada ilk olarak gafil bir insanın gözü ile dünyaya bakalım. Bir kere insan sipariş üzere üretilmiyor. rengi, boyu, ömrü, karateri, huyları üretici firma tarafından belirleniyor. Dünyaya kullanıma hazır olarak değilde, yarı mamul olarak gönderiliyor. 15-20 yıl boyunca işlemek gerekiyor. Kalitesi de yetiştiği çevre ve bahçıvanı olan anne-babanın maharetlerine göre değişebiliyor. Birde yedek parçası üretilmiyor. Bütün parçaları milyarla ölçülemeyecek kadar kıymetli, bir kilodan biraz fazla beynine 10 ton altın verseniz vermez. O kadar değerli. Şimdi bu kadar değeri olan nadide varlık olan insan bir okula müsteri olsa veya okul buna müşteri olsa ve dese; bana 11 yıl günde 8 saat gel sana diploma vereceğim dese ve o da gitse, sonra okul bitince bir işyeri günde bana 8 saatini verirsen sana ayda 2500 gülden vereceğim ve bunu 65 yaşına kadar yaparsan seni emekli edeceğim dese bunu da kabul ederiz ve ediyoruz. Şimdi 65 yaşındayız ( Hala yaşıyor veya yaşayan ölü degilsek) Ya sonra ne olacak, olmayacak bir şeyin olduğunu farzedelim, herkese gelen ölüm sana bir farkla, bir gün önceden haber verse, yarın geliyorum dese, öyle veya böyle bu olacak ve kimsenin kaçamadığı bir gerçektir. Şimdi dön arkana iyi bak eğer seni yaratana kul olmamışsan, bütün bir hayat boyunca arzuları hevesleri tatmin için koşmuşsan, ölüme bir gün kala eline avucuna iyi bak, nerede kaldı o tatlı günler, nerede o uğruna çok şeyi ihmal ettiğin gençlik, bütün bir ömür boyu elde etmek için koştuğun mal mülk sen giderken sana elini bile vermiyor. Vedalaşmaya fırsatın bile olmuyor. Yoksa sen bütün bir hayat boyu, sana ebedi hayatta faydası olmayan şeylerin peşinden mi koştun? Müşteri olunsa milyarlara satmayacağın bir nefesinin tonlarcasını bir hiç uğruna mı tükettin, değer yönü ile nefes den geri kalmayan kafa, bir hiç uğruna mı yoruldu? Evet bu sorular organlar adedince çoğaltılabilir. Şimdi durup düşünelim. Bu kadar kıymetli bir ömür verildi ve elde kalan nedir? Bu insan bir dükkandan ambalaj içinde bir kamera satın alsa buna 5000 gülden verse, sonra evine geldiğinde bunu açtığında aldığı şeyin 5 gülden bile etmeyen bir oyuncak olduğuna anlasa, düştüğü durumu kazık yemek olarak ifade edecek, karşısına filimlerini çekmek için aldığı ailesi ise günlerce çalışmanın sonucu elde edilen paraların boşa gittiğini görecek, Babamız kazık yemiş diyecekler. Belki bu kameranın bonusu duruyorsa geri verilebilir. Ama ya hayat kadar değerli bir şey bir hiçe verilmişse böyle bir alış verişte herşeyi verip bir hiç alan insanın düştüğü durumu açıklamada kazıkların boyu bile yetersiz kalacak. Böyle bir hayata sonu itibarı ile baktığımızda bir yaprağın sonbahardaki sonundan farksız bir son, Halife insan ve bir yaprak dünyadan giderken aynı değerde yani toprağa karışmak ve bir hiç olmak için gidiyorlarsa, bu hayatın sahibi dünya pazarında ebedi kazık yemiş bir talihsizden başka bir şey değildir. Hele hayatını günaha gire çıka, gözleri ile harama baka baka, elleri ile haramı tuta tuta tertemiz haytını kirletmiş ise bir melek gibi geldiği hayatı şeytana oyuncak olmuş bir pislik olarak terk ediyorsa, bu yönü ile ağzımıza tertemiz giren fakat çıktığında WC den başka bir yer bırakılmayan bir pislikten farkı kalmayacak. Eger hayatın gayesi yoksa Eğer her şey dünyada başlayıp yine dünyada bitiyorsa. Bir ahiret yoksa, İnsan büyük bir mezarlıkta yaşayan ve hiç olmaya mahkum, hayvanlardan ve diğer mahlukattan üstünken ölümü yönü ile onlarla eşit olacak bir zavallıdan başka bir şey değildir. Çok sevilen babanın ölüsü evi kokutacağı için ayrı bir yatak olan kabre konuyor, çarşafı olmayan, akrepi yılanı, çıyanı olan bir yatağa konuyor zaten başka da bir şey de yapamazlar. İşte dünyanın acı yüzü.

Hayatın Müşterisi Allah'tır. Ebedi Cennet veriyor hayatı alıyor.

Birde kul gafil değilse hayatı bir gayeye göre yaşıyorsa, o hayatın gayesini de bilir, hayatın değerini de bilir. Böyle bir hayatın alıcısının Allah olduğunu da bilir. Ve hayatı ona göre yaşar. Müşteriye malı takdim eden satıcının gösterdiği hassasiyetten daha fazla bir hassasiyeti, alıcısı Allah olan bir pazarda malını güzel tutmaya değerini düşürmemeye çalışır. Gelen geçenin baktığı vitrine verdiği özeni, bakanı Allah olan kalp evindeki hassasyeti ile gösterir. Zira Allah o evi günde 70 defa nazar ediyor. Evet hayatın gayesi dünyadan daha değerli olmalı. Kur'an bu manalara şu ayeti ile ışık tutuyor. " Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. .... O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. 9-111." Bu kazancı değerlendirmek isteyen ". İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.2. 207" Müşterisi Allah olan pazarda kendini Allah beğendirerek pazarlayanlar, Bir an önce ona satılmanın derdine düşmüşler, cennetin ve onun sahibinin yüksek değerleri varken dünyanın teneke parçalarına gönül vermemişler, Allah'a kavuşacak yolu ve fırsatı hep değerlendirmişler. Eğer bir cepheye girmiş ise, öldüğüne değil ölmediğine üzülüp acaba bir hataam mı vardı da arkadaşlarıma nasip olan şehitlik bana olmadı demişler.

Evet sözün özü hayatta bir mikrobun bile gayesi varsa, ondan çok değerli olan, değerine değer katan iklimdeki gayreti ile melekleri kıskandıracak mertebelere çıkan insanın gayesiz olduğunu düşünen ona en büyük saygısızlığı yaptığı gibi, onu yaratana da en büyük hürmetsizliği yapacak, bu iki durumda da vay o insanın haline!

 Mantık ahireti gerektiriyor

Ustasız bir bina düşünemeyiz. Ustasız düşünemediğimiz bu binanın bir okul olduğunu düşünelim. Mantıklı düşünmeye devam edersek bir okul olunca içinde öğretmenler ve öğrencilerinde olduğu da kabul etmek gerekir. Bunlarını kabul edince burada başarılı olan ve olmayan talebeleri de kabul etmek gerekir. Bütün bunları kabul edince bu okulun yıl sonunda talebelerinin durumunu gösteren bir belgenin de kabul edilmesi gerekir. Bütün bunlardan birini kabul etmemek hepsinin anlamsız hale getirir. Biri diğerlerinin varlığını zorunlu kılar.

Aynen bunun gibi Güzel bir ustanın eseri olan dünya varsa onun içinde insanlar varsa, bu insanların öğretmenleri Peygamberler varsa, onların davetine uyan iyiler uymayan kötüler de varsa bütün bunların varlığı iyilerin mükafâtlarını göreceği bir sâdet diyarını kötülerinde cezalarını göreceği bir elem diyarını gerektirir.

Bu birbirlerinden ayrılmaz gerçekleri denklemle gösterecek olursak karşımıza şöyle bir sonuç çıkar.

Usta-Okul-Talebe-Öğretmen= Diploma Merasimi

Usta (Allah)-Dünya-İnsan-Peygamber= Hesap günü

Mantık bunu sonuçları gerektirir.

Her şeye bir bedel ödenmesi de ahireti gerektirir.

Birisi sorsa ayakkabınızı kaça aldınız, fiyatını söyleriz. Elbiselerin fiyatını sorsa yine bir fiyat söyleriz. Ama aynı kişi vucudumuzu kaça aldığımızı sorsa ona bir şeyler demekte zorlanırız. Her şeye bir şey vermek gerekiyorsa acaba vucudumuza bir şey vermek gerekmiyor mu? ........................Ahirette hesabını Allah’a vereceğim cevabından başka verecek cevap var mı?

Efendimizin insanın durumu şu hadisleri ile açıklıyor. İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) birgün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de müsibetlerdir. Bu musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.

Buhârî, Rika 3; Tirmizî, Kıyamet 23, (2456); İbnu Mace, Zühd 27, (4231).

Dünya bir büyük Şantiyedir.

Büyük inşaatlar şantiyesiz olmaz. Önce şantiye yapılır. Şantiye içinde devamlı yaşanmak için yapılmaz Bu nedenle onun her malzemesi geçicidir. Asıl bina yapılınca dağılacaktır. Evdedik konfor orada aranmaz, orada ki hiç bir şeye de gönül bağlanmaz. Bağlansa bile gönlü tatmin etmez. Şu dünyamızda bir şantiye gibidir. Şantiye şartlarında yaratılmıştır. İnsan kendi yaradılışında var olan özelliklere isteklere baktığında bir şantiyeye benzeyen şu dünyanın hiç bir şekilde onu tatmin etmediğini görür. Ya gönül bağladığı şeylerin ömrü kısadır, ya da kendi ömrü kısadır. Dünyadaki şeyleri sevmek başlangıçta tat veriyor gibi olsa bile netice itibarı ile tadı oranında acı verir. Zira fanidir. Bir gün elden çıkma veya o elinde iken kendi ömrünün bitmesi düşüncesi onun sevdiği şeyler üzerinde karabulutlardır. O toz pembe hayalleri ile dünyasını aydınlatmaya çalışır. Ama beyhudedir. Resül-u Ekrem (s.a.v) bu gerçeği şu açık ve özlü ifade ile izah buyuruyorlar: "Abdullah b. Mes'ud (ra) diyor ki: Rasül-i Ekrem (s.a.s) bir hasır üzerinde uyumuşlardı. Kalktığında, mübarek vücudunda hasırın bıraktığı izler görüldü. Bunun üzerine:

- Ya Rasülallah! Sizin için yatak alsak olmaz mı? Dediler.

Efendimiz cevaben:

- Benim dünva ile münasebetim şuna benzer. Ben, dünyada bir agaç

altında gölgelenip sonra da bırakıp giden bir yolcu qibiyim. Bu beyanla, dünyanin ne değerde olduğunu da, insanı mesut edemeyeceğini de, insanın yurdunun burasi olmadığını da bir kalemde kavramış oluyoruz.

Üstadın benzetmesi

Üstad Bediüzzaman Said Nursi dünyayın halini güzel bir kervansaraya benzeterek şöyleder; Bir Sultan düşünün daimî sarayında misafir etmek için bendelerini davet ediyor. Yol bir hayli uzun, sultan merhametinden yollarda Kervansaraylar inşa ettiriyor. Saraya davetli yolculardan bir kısmının gözleri kervansarayların güzelliği karşısında kamaşıyor. Akılları başlarından gidiyor. Kısa süreli kalacakları yeri daimi kalacak bir yer gibi telakki ediyorlar. Duyguları kendilerini aldatıyor. Uzun bir yoldan sonra erecekleri sadeti bir gecelik geçici sadete tercih edip aldanmışlardan oluyorlar. Diğer bir kısım yolcular ise kervansarayın güzelliğine kendinlerini kaptırmayıp, sarayın güzelliğini düşünüyorlar ve şöyle diyorlar; “Bir gece kalacağımız kervansarayı böylesine güzel süslüyen zat acaba bizleri daimî sarayında neler ile ağarlıyacak, nasıl güzellikleri bizlere sunacak, bir gece için bizleri misafir ettiği şu handa bizlere bu derece güzel lutuflarda bulunuyorsa bu onun zenginliğine cömertliğine ve davet ettiklerine sevgisini gösterir, öyle ise bizde onu sevmeli, ve sevgimizi saygı ve kulluk ile göstermeliyiz.”

İnsan ebedi yaşamaya aşıktır.

İnsan yaptığı incelemeler sonucunda dünyada neyi nerede kullanacağını öğrenmiştir. Hiç bir zaman benzini su diye içmez, gübreyi zeytin diye yemez. Fakat bir şeyi iyi öğrenememiştir. Oda kendini nerede kullanacağını. Kendini nerede kullanacağını öğrenmeli. Aklını şerde kullanmamalı, dilini küfürde kullanmamalı, elini haramda kullanmamalı, gözünü harama bakma aleti yapmamalı. Zira insan bu işleri gaye yapmayacak kadar yüce geyeler için yaratılmıştır. İnsan kendini her yönü ile tanıdığında böyle bir tanımada kendine Kuran’ı ve sünneti rehber yaptığında bu dünya için yaratılmadığını Ebedi bir hayat için yaratıldığını anlayacak. İnsana dünyada bitecek bin yıl bir ömür verilse bu ömür fani olduktan sonra yüz yıllık bir ömürden farkı olmayacak. Bitecek bir ömrün kısası ile uzunu arasında bir fark yoktur.

Niçin ölümlü bir dünyadayız?

Dünyada ölümlü bir hayat yaşayan insana ebedi yaşama arzusu verilmesi bir terslik gibi görülüyor. Fani bir varlığa baki yaşama arzusunun verilmesi, eğer baki bir hayat yoksa bir zülümdür. İnsan bu yönü ile hayvanlardan şanssızdır. Hayvanlar ne bir saniye öncesini nede bir saniye sonrasını hissetmezler. Kesilme sırası bekleyen ve kesilen hemcinsini gören bir koyun yine afiyetle önündeki samanı yiyebilir. O bu yönü ile dünya için yaratıldığınıda göstermiş olur. İnsan da eğer etrafındaki ölümleri bir dört ayaklı gözü ile seyrediyorsa, onların ölüp gitmesi bir gün kendininde gideceği duygu ve düşüncesini ona vermiyorsa, bu konuda tedbir almaya itmiyorsa ......

Sınırlı bir ömürde sınırsız istekler ile dolu olan insan

İnsanın ebedi yaşama duygusu ile dolu olduğu her halinden bellidir. Mesele yaşı elliye gelmiş bir insanın içinde hiç yaşlanmamış ebidiyet arzusu vardır. Hala bir ev alma, hala bir araba alma, hala uzun emeller görür ve duyarsınız. Bir ömrüne bakar bir de isteklerine bakarsınız. Sınırlı bir ömürde sınırsız istekler ile dolu birinin yanında olduğunuzu anlarsınız. Hala hırsla dünyaya yönelen hiç ölmüyecekmişcesine dünya ile meşgul olan insanlar görürsünüz. Bu hal bizim ebedi bir mekanın yolcusu olduğumuzu gösterir. Bu ebediyet arzusu insanın içinde hiç eskimeyen bir duygudur. İnsana bin yıl ömür verin yine onu ömrünün sonlarında onun yanında olsanız o kişinin yaşlanmasına rağmen içinde yaşlanmayan bir duygu vardır. O da ebediyet duygusudur. İnsanın ömrü bin yılda olsa hala bir takım emellerine kavuşamadan ölüyor. Ayrılmaktan dolayı acı duyduğu bir çok sevdiğini geride bırakarak ölüyor. Eğer sevdiklerimizle ebedi bir araya geleceğimiz bir yer yoksa bu hayat hem dostlarımız hemde bizler için zindandan farksız bir yerdir. Neticesi böyle olan hayat hayatı ençok sevenlere bile sevimsiz gelecektir.

Ebedi yaşama arzusu ebedi hayatında varlığına da delildir

Dr. Alexis Carreil’e “zaman” adlı uzun bir makalesinde bu problemi araştırıyor ve şöyle diyor: "İnsan, ebediliği araştırmaktan ve onun ötesine koşmaktan hiçbir zaman usanmayacatır” İnsanın bu arzusu ahiretin varlığını gösteren kuvvetli bir piskolojik bir delildir. Nasıl insanın içinde su arzusu dış alemde suyun varlığını, yemek arzusu yiyecek şeylerin varlığını gösteriyorsa, ebedi yaşama arzusuda ebedi bir alemi gösterir. Bu diğer canlılarda da böyledir. Bir ördek yavrusu doğar doğmaz hemen bir su birikintisi arar, onun içine bir su bulma arzusu koyan Allah Suyuda yaratmıştır. Öyle ise ördeği yaratanla suyu yaratan aynı zattır. Ördeğer yemek ihtiyacı verdiği gibi bir suda yüzme arzusu vern aynı zattır. O zat onun yiyecek arzusunu karşıladığı gibi su arzusununda karşılıyacaktır. Hayvanlarda bile onlara verilen arzular dış alemde var ediliyorsa edilmemekle hayvanlara bile zülüm yapılmıyorsa insan hiç yapılmaz. İnsanın en ufak arzularına yaratmakla cevap veren insana verdiği arzu ve isteklerinin en küçüğünü bile şu alemde yoktan vareden Allah O insana verdiği ebedi yaşama arzusunu da ebedi hayatı yaratarak cevap verecektir. Verecektir zira “vermek istemeseydi istemek vermezdi” Allah vermeyeceği şeyi istetir mi? Allah bir şeye çok ihtiyaç duyacak şekilde bizi yartıpta o ihtiyacımıza cevap vermezme adaletine uygun bir iş yapmış olur mu? Bir anne düşünelim yavrusuna çok ihtiyacı olan bir şeyi ona verecegini söylüyor ve vereceği şey karşılığında bazı şeyler yapmasını istiyor. Annenin bu sözüne inanan yavru denilenleri yapıyor ve annenin gözlerine bakıyor. Anne ihtiyacı olan şeyi yavrusuna söz verdiği halde vermez ise çocun gözünde toplumun değer yargılarında ve kendi vicdanında hangi noktaya düşer. Düşeceği nokta hiç bir insanın arzu etmeyeceği bir noktadır. Hiç bir annenin izzeti onu bu noktaya düşmeyi istetmez. Allah’ın izzeti böyle bir zillete hiç izin vermez. Hiç bir annenin şefkati evladına ihtiyacı olan bir şeyi verebileceği halde yavrusuna vermemekle onu üzmeyi istemez. Allah’ın kullarına şefkati yanında deryanın yanıda damla gibi kalan anne şefkatinin izin veremeyeceği bu duruma Allah’ın sonsuz şefkat ve merhameti hiç izin vermez. Her türlü kötülüğe açık insana bile yakışmayan bu durumun her türlü kesurdan münezzeh ve müberra Allah’a yakışması ve yakıştırılması mümkün değildir. Evet Ebedi yaşama tutkusu bir pisikolojik gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu pisokoljik gerçek tarihin her döneminde her toplum ve kültürde kendini bir şekilde görülmüş ve görenler tarafından da insanlara gösterilmiştir. İnsanlık sezdiği bu gerçeğe ancak vahyin aydınlatıcı tayfları altında baktığında doğru isimler koyabilmiştir.

Allah’ın adaleti de ahireti gerektirir

Şu kainata baktığımızda, her şeyde çok hassas bir ölçü görürüz. Bu ölçü büyük şeyler de kendini gösterdiği gibi, küçük şeylerde de kendini göstermektedir. Bu kainatın hakimi olabildiğene adaletli olduğunu kainattaki icratı ile bizlere gösteriyor. Eğer bu kainatın sahibi son derece adaletli birisi ise böyle bir adaletin gereği olarak onun mülkünde adaletsizliğin olmaması lazım, Yani zalimin zülmü yanına kar kalmamalı, mazlumunda ahı... Oysa kainatta ki gidişâta baktığımızda zalim zülmü ile gidiyor. Mazlumda ahı ile gidiyor. Adeta zalimin zülmü yanına kalıyor, mazlumunda ahı yanına kalıyor gibi bir manzara var. Oysa ki insan adalet ister, adaletsizlik gördüğünde hemen tepkisini gösterir. “Olmaz, olamaz der” Eğer adaletsizlik bir insan tarafından yapılıyorsa onun adı zalimdir. Zülüm ise insanlık tarafından çirkin görülen bir haslettir. İnsanlar arasında bile çirkin görülen bu hasletin Allah’da görülmesi mümkün değildir. Öyle ise bu dünyada zülmün ve adaletsizliğin olması ahireti gerektirir. Zalimin zülmünün cezasını görüceği mazlumun sabrının mükafatını görüp hakkını alacağı bir mahkem-i kübra olmalı, olmasını Allah’ın sonsuz adaleti gerektiyor. Eğer bu dünya ardında bir mahkeme olmadan değenlendirilir ve öyle bakılırısa dünyanın her tarafına sinmiş bir zülüm ve haksızlık her yerde görülür. Bir mahkem-i kübra olmadığını düşündüğümüzde orataya çıkacak çarpıkları örnekler üzerinde görelim;

İnsanların kimisi sakat doğuyor, kimi insanların çocukları olmuyor, kimileride birilerine göre çirkin oluyor. Eksiği olanlar sabrediyorlar bunun bir adeletsizlik olmadığını, imtihan dünyasının doğal bir sonucu olduğunu düşünüyorlar ve duruma sabretmelerinin mükafatını da ebedi bir hayatta ebedi bir saâdet olarak bulacaklarına inanıyorlar.

Yine Namaz kılan bir insanla kılmayan bir insan oruç tutanla tuymayan, cihat edenle etmeyen, gece kalkanla kalkmayan, her türlü zorluğa katlanıp dine hizmet edenle etmeyenin bir olduğu terazi bunların bir tutulduğu bir ilahi nizam adil olamaz. Hz Muhammed ile (sas) Ebu Cehili bir tartan terazi olamaz, hele hak terazisi hiç olamaz. Zira Yüce Rabbimiz yüce kitabımızda bize kendini şöyle tanıtıyor; “4-40. Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez....” “34-3. ....Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).” "Biz Kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey bir hardal tanesi kadar bile olsa, onu getiririz (Mizana koyarız). Hesapçılar olarak da biz yeteriz" (Enbiya 47).”

Hadisi şeriflerde bu konuyu izlediğimizde şunları görüyoruz;

"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (Kıyamet ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helalleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenatı yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir” Evet buradan üzerinde bir kul hakkı ile gidenler hak sahiplerine karşı verecek bir şeyleri olmaz ise karşı tarafın günahından kendi üzerine yüklenmekle yine hak tahakkuk ediyor.

-Efendimiz (sas) Allah ile kul arasındaki bir konuşmanın devamında kulun Allah’a şöyle deyişi ile devam eder;

- Hesap öylesine adilane alınıyor ki, kimsenin görmediği hiç bir şahidi olmayan olaylar bile hesaptan geçiriliyor;

"Bugün sana tek şâhid olarak nefsin, çok şahid olarak da kirâmen kâtibin kâfidir" buyurur." Resûlullah devamla dedi ki:

"Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: "Konuş!" denilir. Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam organlarına: "Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben sizin için mücadele etmiştim" der”

-Hak terazisinde namaz kılanla kılmayanı da bir olmadığı gibi, namaz kılanlar üzerlerindeki bu Allah hakkını iye eda etmediklerinde onun da hesabını verecekler;

"....Kıyamet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrâna düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab Teâla Hazretleri: "Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nafilesi var mı?" buyurur. Böylece, farzın eksikleri nafile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir."

- Hak terazisi öylesine hassas ki; insanlar arası hakdan öte hayvanlar arası hak bile hak sahibine eda ediliyor;

"Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak."

Kendini bize böyle tanıtan Allah’ın haksızlara hesap soracağı bir mahkemesi ve yine haksızlığa uğrayanlara mükafaat vereceği bir saadet diyarı olacaktır. Olmaması mümkün değildir. Nihayetsiz adalet bir hesap gününü gerektirir.

Allah kullarına haksızlık yapmaz. Burada Allah’ın haksızlık yapmaması kulların bir hakkı olduğundan değildir, kendi adaleti öyle gerektirdiğindendir. Bir kul Allah’a bir ömür boyu kulluk yapsa bunu yaparken de kulluk hayatın her saniyesini kuşatsa yine kulun Allah’a karşı bir hak iddası olamaz. Zira bir ömür boyu yapılan kulluk bir nefes nimetinin karşılığı bile olamaz.

Bir hakkımız olduğunda karşımızdakinin hakperest davranması güzel bir harekettir. Ama hiç bir hakkımız olmadığı halde ve birde üstelik üzerimizdeki hakları tam olarak yerine getiremediğimiz halde Allah (cc) bize karşı hak dan adalet den ayrılmıyorsa O gerçek Adildir. Onun adaletinde haksızlık yoktur

Allah vaad etmiştir, vaadini yerine getirecektir

Söz verip de onun yerine getirememek iki durumdan kaynaklanır;

1) Cehaletten kaynaklanır; yani söz veren söz verdiği anda ilerisini bilemiyordu, şartlar değişince o da kararını değiştirdi.

2) Acz’den olabilir, söz veren verdiği sözü yerine getirecek kudreti sahip değildir. Verdiği söz boyunu aşkındır.

-Allah için bu iki durum söz konusu değildir. İnsan bu iki şeyden birini Allah hakkında düşündüğünde imannın dan olabilir. Bir kere Allah için vadini yerine getirmeme sebepleri ortada yok ki Allah vadini yerine getirmemezlik etsin.

-Sözü verip de yerine getirmemenin söz verilene bakan sonuçları da şöyledir.

1) Söz karşılığında yaptığı her şey karşılığını alamadığı için boşa gidecek

2) Söz verilen ya aldatılmıştır ya da aldanmıştır. Halk ifadesi ile kandırılmıştır. Kandırılmada cehaletten olabilir. Birilerini de bir şeyler vaad ederek kandırmak ahlaksızca bir davranıştır.

Eğer haşa (100.000bin defa) Allah söz vermiş ve sözünü tutmayacaksa Haşa çok büyük bir yalancı durumuna düşüyor. Bir insanı bile kandıran birinin yaptığı çirkin olurken haşa Allah milyarları kandırma çirkinliğini işlemiş oluyor. Eğer haşa durum böyle olursa Başta insanlığın kaymağı Peygamberler ve özellikle Hz Muhammed ve sahabi efendilerimiz de olmayan bir şeye kanmış (haşa yüzbin defa haşa) ve aldanmış oluyorlar. O kadar namazlar, oruçlar, çekilen sıkıntılar, çileler, iman uğrunda bir çok sıkıntıya katlanma her şey ama her şey boşuna olacaktı. Ahireti kabul etmemek Allah’ın vaadini yok saymak kabul etmesi imkansız durumları ortaya çıkarıyor. Allah hakkında muhalleri düşünmek o kadar korkunç şeyler ki, Allah hakkındaki bir muhal olan Allah’ın çocuk edinmesi yalanı karşısında kainatını tavrını anlatan ayetler bu korkunç muhallere karşı yüz binler haşalara rağmen yüreğimizi titretiyor.

Kuran Meryem süresinde şöyle diyor. “88. "Rahmân çocuk edindi" dediler. 89. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. 90. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! 91. Rahmân'a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden.”

Allah’ın haşa sözünden döneceğini, bunun yanında bu güne kadar bütün inanan insanların haşa bir hiç uğruna aldatıldığını düşünmek Rahman çocuk edindi demekten daha korkunç bir iftiradır. Bunun diyen ve düşünenler için; “67-8. Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak!...”

Oysaki Allah cc. Verdiği sözü yerine getireceğine ait binler örneği her gün her sene gözümüzün önüne getiriyor. Her gün mezara girer gibi yatağa yatıyoruz. Ölümün küçük kardeşi olan uykuya dalıyoruz sonra sabah olunca İsrafil’in sura üflemesi misal uyanıyoruz. Sonra her kış mevsiminde ben beyaz kefeni giymiş yerin altında geçmiş baharı hafızlarında taşıyan tohumcukların gelecek bahar da geçmişin aynı ve misli ile dirilişine şahit oluyoruz. Ölmüş kurumuş kemiğe benzeyen ağaçların dallarının tekrar etlenmesi misali olan yeşil üniformalarını giyip ellerinde tatlı meyveleri yaz sofrasında insanlara ikram ederken görüyoruz. Bütün bunlar olurken oluşu ile buna benzeyen ahiretin olmayacağını düşünmek geçmişte binler baharı ihya eden zata karşı saygısızlık olur.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !